Sayfa 1/3 123 SonSon
24 sonuçtan 1 ile 10 arası
dqw
  1. #1
    Dost Üye Farazi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Yaş
    31
    Mesajlar
    1.265

    Standart Murathan mungan şiirleri



    YALNIZ BİR OPERA

    Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
    Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
    Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

    İmrendiğin, öfkelendiğin
    Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
    Yani yaşamışlık sandığın
    Geçmişim
    Dile dökülmeyenin tenhalığında
    Kaçırılan bakışlarda
    Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
    Zaman zaman geri tepip duruyordu.
    Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
    Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
    Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
    Başlangıçta doğruydu belki.
    Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
    Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
    Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
    Ve hala bilmiyordun sevgilim
    Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
    Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
    Bütün kazananlar gibi
    Terk ettin.

    Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
    Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
    Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
    Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
    Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
    Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
    Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
    Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
    Çerçevesine sığmayan
    Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
    Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

    Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
    Seni bir şiire düşündükçe
    Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
    Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
    Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
    Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
    Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
    Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
    Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
    'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
    Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını.

    Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
    Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
    Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
    Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
    Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
    Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
    bakışıyorduk.
    Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
    Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
    Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
    Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
    Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
    Birbirine uzanamayan
    Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
    Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
    Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
    Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
    Ne kalacak bizden?
    Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
    Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
    Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
    Bizden diyorum, ikimizden
    Ne kalacak?

    Şimdi biz neyiz biliyor musun?
    Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
    Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
    Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
    Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
    Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.

    Kış başlıyor sevgilim
    Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
    Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
    Oysa yapacak ne çok şey vardı
    Ve ne kadar az zaman
    Kış başlıyor sevgilim
    İyi bak kendine
    Gözlerindeki usul şefkati
    Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
    Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
    Ayrılığımızın kışı başlıyor
    Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

    Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
    Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
    Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
    Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
    Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
    İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
    Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
    Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
    Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
    Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
    Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
    Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.

    Dışarda hayat düşmandır size
    İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
    Bir ayrılığın ilk günleridir daha
    Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
    Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    Kulak verdiğiniz saat tiktakları
    Kaplar tekin olmayan göğümüzü
    Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    Bakınıp dururken duvarlara
    Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
    Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
    Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
    Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
    Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
    Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
    Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
    Kendimizi hazırlar gibi.

    Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
    Göremeseniz de, bilirsiniz
    Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.

    Bana zamandan söz ediyorlar
    Gelip size zamandan söz ederler
    Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
    Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
    Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
    Dahası onalar da bilirler.
    Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
    Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
    hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
    kolay değildir elbet.
    Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
    Zaman alır.
    Zaman alır sizden bunların yükünü
    O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
    çöker.
    Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
    Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
    O boşluk doldu sanırsınız
    Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.

    Gün gelir bir gün
    Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
    O eski ağrı
    Ansızın geri teper.
    Dilerim geri teper.
    Yoksa gerçekten bitmissinizdir.

    Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
    kavranır.
    Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
    Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
    Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
    Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
    Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
    Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Günlerin dökümünü yap
    Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
    Kim bilebilir ikimizden başka?
    Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
    Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
    Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
    Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
    Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
    Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
    Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
    Bunlar da bir işe yaramadıysa
    Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    Şimdi nerdeyim?
    Solgun yollardan geçtim.
    Bakışımlı mevsimlerden
    İkindi yağmurlarını bekleyen
    Yaz sonu hüzünlerinden
    Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
    Geçti her cağın bitki örtüsünden
    Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
    Bakarken dünyaya
    Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
    Çicek adlarını ezberlemekten geldim
    Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
    Unuttuklarını hatırlamaktan
    Uzun uzak yolları tarif etmekten
    Haydutluktan ve melankoliden
    Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
    Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
    Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
    Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
    Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

    Bu şiire başladığımda nerde,
    Şimdi nerdeyim?
    Yaram vardı, bir de sözcükler
    Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
    Sayfalar ve günler
    Işık istiyordu yalnızlığım
    Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
    İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
    Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
    Karardı dizeler.
    Aşk...Bitti. Soldu şiir.

    Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
    Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
    Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
    Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
    Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
    Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
    Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
    El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
    Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
    Eksiliyorduk
    Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
    Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
    Yani çoğalarak
    Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
    Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
    Ağır ve acı tanıklıklardan
    Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
    Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
    Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
    Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
    Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
    Ve açık hayatları seviyordu.
    Buraya gelirken
    Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
    Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
    Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
    Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
    panayır yerleri...
    Ölü kelebekler...
    Ölü kelebekler...
    Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

    Adım onların adının yanına yazılmasın diye
    Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
    Acıyla baş etmeyi öğrendim.
    Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
    İpek yollarında kuzey yıldızı
    Aşkın kuzey yıldızı
    Sanırsın durduğun yerde
    Ya da yol üstündedir
    Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
    Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
    Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.

    Aşkın bir yolu vardır
    Her yaşta başka türlü geçilen
    Aşkın bir yolu vardır
    Her yaşta biraz gecikilen
    Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
    Gözlerim
    Aşkın kuzey yıldızıdır bu
    Yazları daha iyi görülen
    Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
    İlerlerim
    Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
    Ölü şairlerin imgelerinden kalma
    Sen de değilsin. O da değil
    Kuzey yıldızı daha uzakta
    Yeniden yollara düşerler
    Düşerim
    Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
    Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
    Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
    Yaşamsa yerli yerinde
    Yerli yerinde her şey
    Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
    Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
    Şimdi her şey yeniden
    Yüreğim, o eski aşk kalesi
    Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
    Dönüp ardıma bakıyorum
    Yoksun sen
    Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.




    MURATHAN MUNGAN

    ibrahimm_ bunu beğendi.

  2. #2
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    ibrahimm_ bunu beğendi.

  3. #3
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    ALACANIM


    ah, nerde benim altından avaze sesim!
    yankısı bir duvara gömülmüş testide kaldı
    avaze sesim!

    şimdi başkalarının kalplerinde yankılanan
    bir zamanlar içinden geçtiğim aşklardı
    feryattan kimseler ölmez, denirken
    duvarlardan geçtim
    artık kimseyi sevemez aşktan ölmüş yürek, derlerdi
    şimdi kulağını dayadığın duvarda inleyen testi
    bir zamanlar feryatlarda unuttuğum avaze sesim!

    alacânım,
    mil yeşili gözlerin
    dindirdi gözlerimi
    kaç körü birden öldürdün bende
    mahsur kaldım, eksik oldum, kapına düştüm
    ben yandıkça
    ezber ettin ayazın demirini
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?
    hangi duvarın halısında
    gördün, bildin, vurdun beni
    kaç ormandan geçti
    içinde kaybolduğumuz o büyük takip
    içimizde bunca gurbet dururken
    yol ettik uzaktaki sılayı
    şimdi burdayız
    kanlar içinde
    alacânım
    indi mi göğsüne heves?

    etimdeki eksik yangın, sindi yüreğim
    seyreldi tenim sahtiyan tarih
    mahsur kaldım, meçhul oldum, şehit düştüm,
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?

    alacânım,
    rahat et ben gölgene ilişeyim
    her belanı ben göreyim
    yüreğimi ihbar et,
    bana bir uçurum ver, gideyim
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?
    biliyorsun adımın kıblesini
    bir meşhur hâfızla, meşhur bir şehvet
    alacânım,
    şuramda sinsi bir sızı
    gel öldüğümü farz et
    senden gelen her habere
    canımdan uçurduğum şahin
    pençesinde kaldı bileğim, yazım, harflerim
    bir yanım onla uçtu, sende kaldı, ben bittim
    alacânım,
    indi mi göğsüne heves?

    alacânım,
    yakılmış bir köyün adıydı adın
    görmedi kimse
    içinde ben de yandım
    o gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
    nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
    Mardin'im, Midyat'ım
    ah benim altından avaze sesim
    kardeşlerimdi ölen de, öldüren de
    aranızdaki duvarda
    gömülü kaldım

    etimden uçurduğum uçurum
    meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum
    bir hâfızken eskiden
    mecnun kaldım şimdi
    aşktan, senden, kendimden
    n'olur sevmeden öldürme beni
    alacânım,
    söyle, indi mi göğsüne heves?


    M.M


    ANAKİN


    kimse öç alamaz benim masumiyetimden
    dizelerdeki zehirle
    kaç hafıza gezer
    dilimin altında bilinen yılan
    dağları iğne deliğinden geçirir
    kimsenin zamanına uğramadan

    tenha kin uzak gölge hileli
    köklerde demlenen
    içimizde dinmeyen kuytu mevsim
    vaktini bekleyen düğümlü sarmaşıklar gibi
    kalbim öldürür herkesi

    ah kimseden sorulmaz ki
    hiçbirşey yapmamanın zehri

    gövdeye indirilmiş sözlük
    kullanırken azalan
    vahşiliğin likit beklentisi
    içimizde çakallanan şimdi,
    burada ve hiçbir zaman

    taze hikayelerle yamanır yaralı bellek
    tuzak yeni tehlikelerle gövdelenir
    hiç kullanılmadıkları boşluklarda
    sanrısını tetikleyen kelimeler
    tanıdık bir yabancılık kazanır
    başkalarına anlatıldıkça
    çınlayan eşyanın
    teslim aldığı
    hayatların bilgisi
    sızamaz esrarımıza
    her iklim kendi mutlağını ararken
    kilitli hayallerin yer değiştirdiği aynalardan
    aynalara yepyeni bir boşluk kalır

    damarlarımda sahipsiz akan
    kuraklık
    gürültüsü vahşi kan
    çöl kanunları geçiyor
    göçümün unutulmuş ormanlarından
    kin bekliyor kınında
    borçlandığı zamanları
    geri göndermek için
    kullandığı günahlara
    yemin ve rehin
    ne kadar ikizse kalbimize
    ölüm aşkta seğirir
    kimseye aldırmadan
    geçen mevsimler gibi
    biz kendimizi tanıdık sanırken
    yıllar bizi kendiyle değiştirir

    ancak şiirle söyleyebiliriz:
    kendimize bunca yabancılık
    bizi tanıdık kılan

    kırmızı netice, kızıl kin
    kandan alınmış rengin verimi
    ömrün birçok çaprazı gibi
    uzaklık kazanır görüldükçe
    aşkla öldürür, ölümle aşık eder
    ruhun duvarlarına köpürmüş
    kara is karanlık iklim uçsuz gerçeklik
    kendini yaşar sahibinin görünmezinde
    ne kadar yolculuk etsende dibe
    içinden çıkamadığın
    içindeki ölü çocuk
    her şey ne çok belli derken
    ne çok belirsizlik
    anaya babaya yar a aşk kadar derin
    aşk kadar büyük kin
    yıllara eşlik eden sinsi nabız
    saydam zırhlarla korunmuş büyük şemsiyesi gündeliğin
    balık gözlerinin bile göremediği derinliklerde
    bizden sonrakilere devrettiğimiz
    bize teğet kuşanmış gizlerin
    bazen yanılıp aşk deriz buna
    zaten yanılmadan diyemediği hiç kimsenin
    dipte derin damar
    aşk, en köklü kin
    ana baba yar
    bir gün hepsi kaybolur
    birbirinin yarasının içinde

    derin, çok derin

    toprağın bilinen sırlarıyla
    kendimden yapılmış mezarımı örter gibi
    bağışlıyorum suçlarımı bilmediğim bir karanlığa
    ne kadar ödeşsen de ömrün yetmez
    bizi biz yapan içimizin saklı sularında
    bizden habersiz yaşayanlara

    aştım sandığın bir eşiğin ayakları altında
    bir gün bir damar uğultusu vurur dünyaya
    ölerek bile kaçamazsın aramızdan
    ehlileştirilmiş tekrarlarla yaşanan sayıklama
    yeniden döneceksin buraya
    imkansızdır aşk insan imkansızlaştıkça
    dünya başka bir yer olana kadar: anakin


    M.M


    ANLAŞILMAYAN ŞEYLER


    Kolay bir hüzündür gecenin kovuğundan sarkan
    Ellerindeki paramparça geçmişin sığ bir gövdesidir yolun ortasında
    Erken bir gülüşe başlarken (tutanabildiğin yalnızca bir gülüş)
    Ve sanki (kendinden korkan) bir erken bağlanmışlık varoluş ve tükenişin.
    Bir görüntü anlatır (sanki) bir yolun, bir yoğunluğun ortasında bal rengi kanı
    Ve ayrılığın ta içinde biriken küllüğüdür özlemin.
    Eski, hep eski anlatılmamışlıktır defterlerin.
    Kuruyan su.
    Kuruyan uykusu.
    Ve kan yine de bal rengi derbederliğin


    M.M


    ANTİK KENT


    mutlu günlerimizdi...
    deniz tuzu,dövme gül
    yanık tarçın gibiydik
    rüzgarın saçlarımızı taradığı yamaçlarda
    ikimizden bir bayrak
    dalgalanırdı
    birbirine bakan
    tarihin ve otların
    arasında
    adı yoktu yaşadığımız şeyin
    bir boşluk bile değildi bu
    onca boşluğun içinde
    yontulmamış birkaç harf
    taşlar kadar tarihe kefil
    günler gibi düşünülmeden akıp giden
    otların gölgesindeki gece kadar derin
    ay ışığıydı her şeyi sessizce bütünleyen

    bir dönüş biletiyle kırıldı gece
    kırıldı mevsim
    kalakaldık
    birbirine bakan sunaklarda
    zehiri giz olan otlar boyverdi
    kırık heykel parçaları dağılmış ten
    zaman tarihe geri çekildi
    kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin
    o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını
    ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin.


    M.M


    ARASTA


    pala ve sicim ülkesinde
    sudaki suya söylenen gazeller
    eksilen
    şiiri kılıçla tartan
    hiciv yada ölüm
    marifet remizleri
    hayal ile hayal
    ikiz yeminler
    suyun içi boş sudaki suç fermanlardan damlayan
    kırmızı harfler
    adı unutulan putlar
    için saklımızda kalmış onca tören
    şimdi arasta vakti
    biraz aşk hatırası biraz meydan
    biraz akşam yorgunluğu istiyor cengaver

    kinleri içinde kalmış düşmanlar ve aşıklar
    ardında bıraktığı
    hep kendine benzeyen ve hep bulduğunu sandığı
    önce şiir sonra kimya
    ve başkalarıda bilsin istiyor bunu
    böyle yaparsa eda edilmiş olacak sanki
    akşam kazası
    yalnızlık pahasına sağımız solumuz ölü gönüllüler
    sonu belli seyyitler gibi
    hatırı biriktirmek
    yaşamın istisnaları
    sıradanlığın girdabında
    ilhamın ve ihmalin gelip değdigi anlar
    boşluğun yolları
    karanlık hacim
    idrak acısı
    aşk payı
    günah hakkı yasak hakkı suç hakkı
    bir arastada
    insan yeniden yaratırken dünyayı

    akşam oldu
    aşk için eda için
    akşam oldu

    şimdi vazgeçmek ya da uyumak zamanı.


    M.M


    ARMALAR


    Bazı sözler karanlıkta söylenir
    bazı sözler hiçbir zaman
    karşı karşıya kaldığımız armalardır
    yüzümüzü parça parça aydınlatırken
    uzaktaki ateş
    yalnızca onlardır konuşan ve hatırlayan
    simgelerde çökelir mağmalaşır tarih
    armalanmış rüya ölü dil
    bazı anlar için çözer kendini
    sökülür taşınır çerçeve başka deneyimlere
    yüzümüze değen alev
    kadar içimizdeki çakım
    belirler bizi ve kendi karanlığına döner
    simgelerin dilsizliğinde
    karşı karşıya dururken biz
    armalardır her şeyi kararlaştıran
    bazı sözler karanlıkta söylenir
    bazı sözler hiçbir zaman..


    M.M


    ASTAR


    Şimdi çalışır durumda görüntü katmanlarımız
    Neyle astarlanırsan yanmayız yüksek fırınlarda
    Saçlarımız kızıl pas, dilimiz kayış
    Deltalara yağan yağmurlarda
    Islanmadı içimizin cam yünü
    Kurgusu kaderine terk edilmiş oyunlardı
    Parçalandı dağıldı
    Bir zamanlar her şeyi bir arada tutan
    O büyülü mıknatıs
    Hayatımızdaki her figür çıktı yerinden
    Şimdi bu yeni gözlerle
    Görmek ve alışmak
    İçimize durmadan akan onca yıl
    Sığa çıkmış çökelti
    Her birimizi başka biri yapacak


    M.M


    AŞK YENİDEN


    Aşk yeniden
    Akdenizin tuzu gibi
    Aşk yeniden
    Rüzgârlı bir akşam vakti
    Aşk yeniden
    Karanlıkta bir gül açarken

    Aşk yeniden
    Ürperen sahiller gibi
    Aşk yeniden
    Kumsalların deliliği
    Aşk yeniden
    Bir masal gibi gülümserken

    Gözlerim doluyor
    Aşkımın şiddetinden
    Ağlamak istiyorum
    Yıldızlar tutuşurken
    Gecelerin şehvetinden
    Kendimden taşıyorum

    Aşk yeniden
    Bitti artık bu son derken
    Aşk yeniden
    Aynı sularda yüzerken
    Aşk yeniden
    Rüya gibi bir yaz geçerken

    Aşk yeniden
    Unutulmuş yemin gibi
    Aşk yeniden
    Hem tanıdık, hem yepyeni
    Aşk yeniden
    Kendini yarattı kendinden


    M.M


    AŞK ÖZETİ


    zaman zaman anlardın
    aşk özetini
    zamanın içinde aşk olmasaydı
    böyle yanmazdın
    böyle serzenmezdin
    aşk özetinde seni
    seni
    bulmazdım....


    M.M


    ATEŞTE UNUTULMUŞ FERMAN


    herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar
    kendi külünde söner bütün rüzgarlarına yazıldığın akşam

    ateş tadında kum tadında kalarak
    derinleştirir bazı ayrılıkları zaman

    al ağrını git burdan
    en uzun eylülü ömrümüzün

    uyutmuyor seni ne kömürleşmiş bu gurur
    ne göğsündeki kaplan

    seçilmiş taş milyonlarca taş arasından
    başını vurduğun
    çok gençti genç olmak için bile
    kendi zamanına muhtaç
    kendiyle dargın

    daha yolun başında görülüyordu
    menzilindeki noksan

    ömrünce sızlayacak..








    ibrahimm_ bunu beğendi.

  4. #4
    flu
    flu çevrimdışı
    flu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesajlar
    19.900

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    HEY JOE

    Adını unuttuğum gece parklarında kaç kez aldattım seni
    Ben ihanetle öğrendim sadakati
    Kaç kez ucundan döndüm parlak keskin metalin
    Artık kimse öldüremez beni



    HEY JOE !

    biliyorsun sen bunu
    en son duyulan ayak sesi ve üzerine kapanan demir kapı
    çıkıyor musun bu sefer, yeniden mi giriyorsun içeri
    anlaşılmıyor şarkıdan
    anlaşılmıyor joe
    gençliğimizin polisiye günleri
    kendi romanlarımız içinde uydurduğumuz adlar
    sanki o romanlar sahi de yaşadıklarımız yalan

    unuttuğum adların gece parklarında kaç kez aldattım seni
    ben ihanetle öğrendim sadakati
    kaç kez korkunun gözleriyle bakıştım bıçağının yüzünde
    artık kimse öldüremez beni

    çok zaman geçti herşeyin, herkesin üstünden
    hayat ödünç tenha uzak biz birbirimizin şarkılarının mirasıyız joe
    şimdi kaç kişi kaldık
    göğe bakma durağında el ele tutuştuğumuz gençlikten
    ben yine de bir yola çağırıyorum seni
    ister inanç de buna ister çaresizlikten
    dudaklarımı kanatırdı ıslığın
    hiç unutmadım hiç unutmadım
    ne zaman karanlığa düşsem senin ıslığını çalarım

    ben seni en çok dizlerin titrerken sevdim joe

    çık saklandığın yerden joe
    nerdeysen çık, ölmek değilse bu, bak kayboluyorum
    yoruldum seni beklerken vakit geçirdiğim dublörlerinden
    sana yazdığım
    hikayeyi yanlış okuyorlar her seferinde
    ah şimdi joe burda olsaydı diyorum
    joe şimdi burda olacaktı ki diyorum
    bazen sarhoşken kalabalığın içinde yüksek sesle söylüyorum adını ya da birinin kollarındayken, bazen pencereyi açıp sokaktan geçiyormuşsun gibi ardından sesleniyorum, hep başkaları bakıyor yukarıya. ben gülümseyerek, gitti, diyorum, yakalayamadım, gitti. sahi gittin mi joe? yoksa hiç mi olmadın?

    çık ortaya saklandığın yerden
    yoruldum, azaldım beklemekten
    bazen düşünüyorum da
    var mıydın sahiden, yoksa bir şarkının anısı mı uydurdu seni
    hiç bir şey benzemiyor değil mi, şimdi geçmişten daha çok bizim olan gençliğimize
    bilmem ki, karşılaşsak bile birbirimizi hatırlayabilir miyiz yeniden
    ikimiz de artık bir başkasıyken
    gene de sen bilirsin joe, sen bilirsin
    öyle iyiydik, bir düşün istersen.

    MURATHAN MUNGAN

    ibrahimm_ bunu beğendi.



    İnsanların, hayvanlar ile yarıştığı bir devirde yaşıyorum!

    -flu-




  5. #5
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    ATLARIN YAĞMASI


    en güzel serüvenlerimizin gemilerini yaktık
    perişan ayaklarımızda yağmur sesleri çılgın
    saçlarımızdan kaçan dağınık ordulardık
    gözlerimizde paslı kilitler huysuz
    öperken korkunç
    sağır dudaklardık
    sağır dudaklarımızla uzun soluklu yağız atlardık
    yağıyorduk korkusuz..


    M.M


    AVARA


    anımsıyor musun?
    bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
    ısmarlama serserilikler yaşardık
    kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
    sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
    yabancıları mahalleye sokmamak gibi
    Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
    herkesin bir Amerika'sı vardı o zamanlar
    herkes gece istasyonlarında
    kendi Amerika'sını aradı

    kısık ışıklı arkadaş odaları
    plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
    kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
    okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
    ve dünyanın bütün limanları
    önümüzdeki sessizce uzardı.


    M.M


    AY ZEYTİN GECE


    Kamçılı karanlıktı geldin üstüme
    Bütün masalları dolaştın
    Ay zeytin gece
    Ay vurmuştu alnına
    Perçemlerin Tokat akıtması
    Yorgundu atılmış yılan derisi
    Değiştirilmiş güvercin gömleği tende
    Nereye gidiyorsun, dedim
    Zeytinlerin arasından
    Siste silinip giderken yollar
    Aydı zeytindi geceydi
    Korkmadım bağırdım ardından
    Aydaki zeytindeki gecedeki delikanlı
    Nereye böyle
    Aldı rüzgar sesimi duyurmadı
    Vurdu geçti durduğum yeri
    Gümüşünü silkeledi yüzüme
    Atının kanatları
    Ben öldüm, ölüm bulunamadı
    Kamçılı bir karanlıktı
    Hikayemin gecesini dürdüm de
    Kimse çıkamadı dışarı
    Ay kaldı zeytin kaldı gece kaldı
    Sis kaldı yollar kaldı
    Karanlıktı..


    M.M


    AYAKÜSTÜ YAŞANMIŞ AŞK HİKAYELERİ


    1.
    bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,
    bildiğim ancak aşıkken var olduğum...
    işte bu yüzden, benim için aşık olmak;
    çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
    'eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
    hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, '
    demiş La Rochefoucauld
    benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum...

    2.
    her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim
    bir bakıştan, bir duruştan,
    çağrışımın sonsuz hızından
    unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.
    belki de yaşanabilecek en güzel serüveni
    terk edeceğim
    daha otobüsün ilk basamağında.
    kim bilebilir ki?
    sonrayı, sonrasını kim bilebilir?
    gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek
    ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim
    otobüs camına bağrında bir ok ile
    bir aşk levhası çizecek, ah min-el!
    bu da ötekiler gibi,
    kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden
    yaşayıp gidecek..

    3.
    şimdi hemen kalksam buradan
    hemen çıksam uzun sokaklardan birine
    kiminle karşılaşabilirim
    kime vurulurum ölesiye, eve dönmeden
    geceme kuzguni bir cehennem gibi eklenen
    bir ölümcül sevda hangi köşe başında
    keser yolumu
    bir tenhaya ulak olan
    o suret avı
    bırakır mı yakamı
    haracı ödenmeden
    bırakır mı yakamı
    bir suretten, bir şiirden, bir hüzünden
    ak kağıda düşürülmüş
    imzasını görmeden

    bırakmazlar yakamı, bilirim, ben ölmeden

    4.
    hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden
    her aşk, her şiir
    ardından uzun uzun bakılan adı bilinmedik sevgilerden,
    küskün omuzlu terk edilmişliklerden,
    perspektifinde hep bir sokak taşıyan
    o sessiz
    o faili meçhul cinayetlerden
    resim altı sözcüklerden
    aşk mümkün olsa idi ah, aşığı öldürmeden

    bırakır mı yakamı kağıdın ölüm beyazı sureti
    elle bilenmiş sözcükler,
    yüreğime sokulan serüvenin hançer tadı
    nabzımın atışına ayak uyduran vezninde
    gece adımları şiirlerimin
    bırakır mı yakamı yaşadıklarımı
    dökmeden imgelerin giysilerine
    hayatın maskelenmiş gerçekliğine
    upuzun bir mesafeyle yeniden sokulmak için
    yeniden ve yeniden.


    M.M


    AYNI LAMBALAR


    Kibritle oynarken yangın çıkaran sarsak yıllar
    Bir daha hiç geçit vermeyen veda sözleri
    Yılların sıradağlarında uzaklaştı bizden
    Yüreğimizden kopup giden ayrılık trenleri
    Biliyorum aynı lambaların aydınlattığı yalnızlıkta geçti
    Aldatılmış duygulardan ayrı ayrı geçerek vardığımız korunaklı siperler
    Senin içini ürperten geceleri ben duymadım mı içimde?
    Hayat herşeyi alır sanırken
    Oyunlarımızı ıslatan yağmurlarda kaldı
    Bir bizim icat ettiğimiz saatler
    İlk öğrenilen yalnızlık aslında geç keşfedilir
    Dalgın resimlerin derinleştirdiği mazi
    Gün gelip bütün zamanları ele geçirdiğinde
    Anlarsın başkalarına giden bizden çalınmış günler
    Ne zamandır buradayım
    Gel öp beni
    Neredeysen ve nasılsan önemi yok gel öp beni
    Suyunu,uykunu,azığını uzun tut gel öp beni
    Birbirimizi bağışlayacak,birbirimize yeni sözcükler bulacak,
    Ölmeden önce yeniden görüşüp konuşacak yaşa gelmedik mi?
    İkinci ufkun saatindeyiz şimdi
    Gözlerim trenlerde,gel öp beni.


    M.M


    AZALMIŞ FERMAN


    kimi tarih der kamu kara zulmüne
    gövdenin takibi sıradağlar kuşatır
    orman masal engeli kanlı bereket
    bilir uzun yola çıplak hüküm giyenler
    kırbada acıyan suyu
    kader kuytusunda bekleyen şüpheyi
    iman bir imkanken hayata
    günler sakal bırakır

    tuz yarası koynumda uyuttuğum ferman
    uyandığımda koynumdaki yeri boşalır

    içimin körü
    göre göre sayıklamalarından
    gözlerime kör bir rüya bırakır

    müjdesi olmayan yol
    sonunu bildiğin kader

    bile bile git
    kimi ferman yollarda azalır.


    M.M


    AZAT


    Kanla geçen kalıt
    o yabancı tehlike
    bir kara büyü bırakır gibi geçmişime bıraktım şiiri
    kullanılmayan silah
    içimdeki ışıklı parça
    bende kaldı yazıda yaşayan ikiz
    uykudaki cinayet bıraktı peşimi
    kan dondu cin öldü ruhlara karıştı şiir
    hiçbir yangın işlemiyor artık içime


    benim gördüğüm aynalar görmüyor artık beni
    azat ettim suretimi, gölgemi, kendimi
    yaşasın diye benim yerimi alan ikiz.


    M.M


    BAŞKALARININ GECESİ


    Görünmeyeni görmenin azabı
    İçimizde durmadan ödediğimiz
    ne ruhumun ayışığı
    ne yırtıcı hayvanlarla güreşen
    yorgun bedenim
    ihtiyar atlar gibi kapandım içime
    yasını tutuyorum sonsuz bir kehanetin

    Görünmeyeni görmenin azabı
    Çılgınlıklar otu ağzımda
    Kırların yırtığına takılmış karaca
    Sıvası dökülmüş duvarlardaki
    Donmuş halı zamanı

    Çılgınlıklar otu ağzımda
    Değişik kalibreli intiharlar denedim
    Dipteki arayış boş kovan
    Başkalarının gecesi bitmedi daha.


    M.M


    BIÇAK


    Yere düşürülen bir bıçak sesi
    Kristali tuzla buz olmuş gözlerinin
    biliyorum ay kanatıyor
    ne zaman susak geceyi
    Kendini benim yerime koy
    Oğul öksüzü babalar yerine
    Susmayalım. Bıçak uyuyor kelimelerin kalbinde

    Kanlı bir şerbet gibi akar dururdu
    İpeği ikiye bölen kılıçların ağzı
    Bir biz inmedik suya
    Kaç mevsimin yağmuru buruştu elimizde
    Örtülü çarşılarda ölümü tebdil ettik
    uzak durduk kabzasına çağıran intikamdan
    Bir biz inmedik suya
    Kendini benim yerime koy
    Oğul öksüzü babalar yerine
    Susuyorum. Ölülerim uyuyor kalbimde.


    M.M


    BİR BAKIMA


    Ateşin gizini bilen tılsımlı kadınlar
    gördük orada
    denizi yatıştırıyorlardı
    azalan kokusunu yeniliyorlardı otların
    bir başka zamanla yamıyorlardı
    günün eksilen yerlerini
    gece büyümesi sözcükler armağan ettik
    taktılar gerdanlarına
    hem yanı başımızdaydılar
    hem fal gibi başka zamanlarda
    fısıltılar rengindeydi gözleri
    usulca açıyorlardı
    göğsümüzdeki yapraklarını esrimenin
    ucuna kadar gidilmiş düşlerdi
    birlikteydik hem
    ve yalnızdık bir bakıma











    ibrahimm_ bunu beğendi.

  6. #6
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    BİR YILDIZ


    Bir yıldızdık gökyüzünde
    parlamaya çalışan kenar evren çocuklarıydık.
    kardeşlerim kadar sevdim seni.
    Barış kadar Fırat kadar sevdim.
    terk edildik evrenin her galaksisinde.
    parlamaya çalışan birer yıldızdık
    kardeşlerim ve ben dağıldık evrenin kimsesizliğine
    biliyordum yine de biliyordum
    kise gelmeyecekti
    kise olmayacaktı
    uzay boşluğuydu gözlerimizde.
    evren bir varoştur sevgilim
    Barış bir boşluktur gözlerimde.
    Fırat suyu kan akar
    terkeden babam kadar
    Fırat suyu kan akar.
    Yüreğimde sevda gibi aşk gibi
    bir sızı akar.
    şimdi sevdikçe
    evrenin sonsuzluğu dağılır gözlerime.
    evrenin sonsuzluğu gözlerinde.
    sevdikçe bir yıldızdım gökyüzünde.
    kimse tanımayacak
    kimse bilmeyecek
    ve bu şiir de
    yine başkalarının sanılacak
    kimse bilmeyecek seni, , beni
    kimse bilmeyecek.


    M.M


    BİR YILIN SON GÜNLERİ


    I.
    bir yıl daha bitiyor
    İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
    bu kadar el değmemiş
    sıradan bir gerçeği daha
    kolları bağlı hayatımızın
    bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri
    her sonda her başlangıçta ve her defasında
    alır gibi bir başkasını karşımıza
    perdeler çekip,ışıklar söndürüp
    oturup yatağın içine bir başımıza
    sorgulamak kendimizi
    öğrenmek ikizin anadilini,ikinci belleğimizi
    öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
    bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
    karanlık günlerimizin kenar süslerini

    biterken bir yılın son günleri
    biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
    gençlik ikindilerini

    kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri

    II.
    bir yıl daha bitiyor
    düşlerim,tasarılarım,yarım kalmış onca şey
    her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden
    bana mı öyle geliyor
    yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
    insan yaşlanırken?

    III.
    kırdım mı incittim mi birilerin
    kimleri kazandım,yitirdiklerim kimler?
    kendimi yineledim mi yazdıklarımda?
    yeniden düşünmeliyim
    dostluklarımı,ilişkilerimi
    dağınık yatağım,mutsuz yatağım
    çoğalttın mı eksiklerimi
    gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
    yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
    borçlarımı ödedim mi?
    doğru seçtim mi soruların fiillerini?
    tırnaklarım kesilmiş,dişlerim fırçalanmış,saçlarım taranmış,
    giysilerim ütülü,odam düzenli mi?
    ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
    geri verdim mi aldıklarımı:
    aşkları,dostlukları,sevgileri,güvenleri,bağları
    kitaplara,sayfalara,satırlara borcumu ödedim mi?
    yokladım mı duygularımı
    hala sevebiliyor muyum insanları?
    ovmalı gümüşlerimi,bakırlarımı,cila geçmeli ahşaplarıma
    ovmalı umutları
    saklı tutumalı gelecek inancını,yarınları,eksik etmemeli ağzımızdan
    hançer kıvamındaki karamizah tadını
    şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
    sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama
    yeni bir yıla
    ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda
    bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
    aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta


    M.M


    BİS


    Maske ölmek isteğidir sevgilim
    takma yüzlerle yaşamak kendi tarihimizi
    büyük kopmalar gerekiyor büyük hayatlar için
    Kötülük her çağda din değiştiriyor
    unutmanın borçları ödeniyor
    ruhun imkanları adına
    Kundakçı laser yakıyor jeneriği
    Şairler gibi sözcüklere tapıyoruz bu dilsiz dünyada
    anlam ve kelimelerin içinde bulunduğu koma
    prova ediyor başka yüzyılların aynalarında
    her kip kullanım hattında buruşuyor
    aşk yoksa ölüm de yok
    boşlukta kenetlenen ilk buluşma
    çekimine girdiğimiz
    tarihin parçalayamadığı çekirdek
    Hiçbir oyun sonuna kadar masum kalmaz
    bunca reel yaşanırken cinnetin enkazı
    Metropoller hem İhtilal hem Devlet
    el değmeden ayıklanmış ruhun bütün kanalları yayına hazır
    oysa dehşet yatıyor derinliklerimizde
    dans bittiğinde birimiz ölecek
    Gümüş Kurşun hangisine sıkılmalı?
    geniş tut bu dansın adımlarını
    içimdeki demir kelebek
    başkalarının gözlerini kamaştıran
    savaş boyalarıdır imgenin dolaşımında
    bulmaca kayıtlarına Siyah Kare
    hikayeler kendi yasalarının içinden geçtikçe
    kramp içindesiniz
    yaygın vahşet günlük ölüm over dose


    M.M


    BOZGUNLAR


    bozgunlarla sağlamlaşır
    Ütopya Kalesi
    dağılmış parçaları bütünler
    yeni zamanlar gümrüğünde
    yol ayrımını doğru bilenler
    hiçbir aşk ve macera tanrısı
    yola çıktığı gibi dönmez geriye
    kabuk bağlar yüzümüzdeki gölgeler
    unutarak ve vedalaşarak geçilen
    durakların birinde inmemiz gerekir
    bindiğimiz düşlerden
    hayat belki başka biri yapar bizi
    bir melodram öğesi olarak
    umudun da, umutsuzluğun da aşıldığı
    o altın dengede
    biliriz içimizdeki avdan yorgun dönen akşamlar
    ne kadar bütünlese de
    parçalar


    M.M


    BU NE BİÇİM HAYAT


    Bu ne biçim Postacı
    Üç defa çalıyor kapıyı
    Bu ne biçim kel
    Hem merhemi var
    Hem sürmüyor başına
    Bu ne biçim biçimler
    İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
    Memleket çok müsait buna
    Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
    Bir baktım Fahriye Abla!
    Kırk yıllık bir rötar yapmış
    Erzincan Treni
    Ben gelmişim şu yaşıma
    O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
    Benimki ne biçim hayat
    Uymuyor ne gördüklerime
    ne duyduklarıma
    ne okuduklarıma
    Ben ne biçim benim
    Ne kendime benziyorum
    Ne başkalarına


    M.M


    CAM YAZ


    Adını arayan rumuz
    Eylüllerden yaz yap bana
    Bir dönümlük bir dünyada
    Şiirim mıntıka temizliği
    Cam şişelere koyduğum
    Eylüllerden yaz yap bana
    Bir dönümlük bir çocukluk
    gökkuşağı uçurtma
    mayın mantar ütopya
    yalancı mücevherler gibi
    birbirine benzemeyen şiirler yazdım
    okyanusa karşı ağladım sonra
    Bak ay karışıyor akşama
    Acemi mevsimlerdi
    Aşk adı altında yıllarca tek kale top oynadım
    Cam üfledi şiirlerimi
    Batık gökkuşağı, patlamış mayın
    yırtık uçurtma
    Eylül gelmeden bavulumda ütopya
    Kendime trenlerden ayrılık aldım
    bak ay karışıyor alnıma
    Adını arayan rumuz
    bu mantar sende kalsın
    Yırt at bu şiiri okuduktan sonra


    M.M


    ÇIPLAK


    iki çıplak yara
    iki çıplak düşman
    şimdi karşı karşıya
    artık herşey olabilir
    artık bütün dünya karanlık imkan
    geç geçebilirsen ruhum
    bir daha buralardan

    aşktaki düşmanlık değil
    düşmanlıktaki aşk
    onları şimdi birbirinden ayıran
    ruh ölür, beden unutur
    av kurtulur kendine kurduğu
    mazinin tuzağından

    kendinin sonuna geldi mi
    yeniden görür insan
    çıplak hüküm, acı özgürlük!
    kana karışan aşk zamana intikamla sızar
    bilirim, çok geçtim buralardan
    benim zaferim ayrıldıktan sonra başlar

    aşkta zafer olmadığını anlayana kadar


    M.M


    ÇÖL VE DUVAR


    Hanlarda uğuldayan çılgın hayaletler
    çölün zamansız epopesinden
    gündeliğin sefertasına daralan günler

    çimentonun aktığı oluklarda
    harflerdeki kehribar
    tekrarlanarak kaybettirilen
    yollardan gecece
    vardığımız
    dünyaya kapatılmış kapılar

    çimento akıyor harfler soluyor
    başkalaşmış bir benliği
    kendimizle değiştiriyoruz her seferinde
    çıkmıyor gönlümüzden hiç kimse
    her yer çöl her yer duvar


    M.M


    DİVAN


    Hakikatim, mağfiretim yadigarım.
    Kalbini bende sınamışlar için,
    adadığım divanım..
    Ömrümü hayat yapan bütün erkeklere,
    Bir kere olsun,
    Unutmak için, , ,
    Nafile bin kelime......


    M.M


    DİYALEKTİĞE ÖVGÜ


    Yaşıyorsan eğer' hiçbir zaman deme'.
    Yıkılır, yıkılmaz görünen,
    Kalmaz hiçbir şey nasılsa öyle
    Buyuranlar verdiklerinde son buyruklarını
    Buyruk altındakiler başlar konuşmaya,
    Kim'hiçbir zaman' demeyi göze alabilir?
    Zulüm yürürlükteyse, kim suçlu: Kendimiz
    Ve kimdir omu yıkmak zorunda olan: Biz
    Yenilen kalk ayağa!
    Herşeyini yitiren, dövüşe devam!
    Kavramışsan olup biteni, seni kim tutabilir?
    'Hiçbir zaman'dan 'bugün' doğar
    Bugün yenilen yarının yenenidir


    ibrahimm_ bunu beğendi.

  7. #7
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    DİYALEKTİK MUTSUZLUKLAR


    bir uzak sabah denizidir gittiğin kapı
    ellerinde rüzgarın taşınmaz çamurları var
    köpürmüş soylarımı toplarken çürüyen yanlarımdan
    inan batmış şehirler gibi onarılmaz anılar
    gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras
    almaya gelsem soluğumda dalgın yosun kokusu
    biliyorum artık hiçbir gemi beni taşımaz
    ve yeniden büyür içimde mağrur bir zakkum gibi terkedilmek korkusu

    susarsın bir silahsızlanma akşamı
    susarsın dudaklarında ıslıklar kanar
    öpülmez dudakların ıslık yarası
    mavzerdir dokunmalarım kirvem bilirsin
    öpemem, öpersem tekmil bir aşiret tragedyası

    hüznünü ver bana yeter, gizli hüznünü
    kolları bağlı hüzün olsun dört yanım
    ırağına vurma beni kirvem, ağlarım, delirirsin
    sonra derler haklıdır sevdası
    geç olur ki artık onarmaz rakılar
    geç olur bir yaraya rakının dağılması

    sen şehre sırtını dönen uykusuz dağlı
    gemiler nerde (ki çoğu hüviyetidir melankolinin)
    nerde aykırı mavzerler (onlara sığdıramazsın ki öfkelerini)
    barut esmeri tenine sevdalarımı sürdüğüm
    nasıl taşıdın bunca yıl delirmiş saçlarında o eski şark yelini
    biliyorum dokunsam parmaklarım kırılır
    dokunmasam eşkıya uykusuzluğu çetin silahlar gibi..


    M.M


    DİZEYE DÜŞEN


    Kovulmuşken hayatın bir yerinden
    Yalnızken, umarsızken
    Öfkeni dillendirecek bir eylem ararken kendine
    Diyelim gecelerin o tekin olmayan serüveninde
    Paranoya kıvamında ilişkiler yaşarken
    İmtiyazsız karanlıkların suçlu zevklerine
    Yasağın büyüsüne, hayatın ve gündüzün
    Öte - yüzüne sığınırken
    Ve intihar manifestosu gibiyken bütün duyarlıkların
    Ansızın bir dize gelip takılır diline
    Bir can simidi gibi en kurtarıcı keyfiyle
    Bir zaman seninle kalır, yanıbaşında,
    Zaman içersinde yer değiştiresin
    Diye kendisiyle bir gönül erincini,
    en düpedüz anlamıyla yaratmak eylemini
    Yaşarsın bir dizenin dizlerinde
    Sonra uzaklaşır senden,
    Gözden kaybolur
    Büyümüş, çoğalmış bir şiirin derinliklerinde
    Ne senledir oysa, hep senledir oysa
    Gecelerin ötesi dediğin şey
    Kendin için yaşadığın sinema..


    M.M


    ESKİ FENERLER ESKİ GEMİLER


    uzun yanlışlarla battı gemiler
    geçtikleri her yerde
    İçindekiler

    toy rüzgarlarda
    yelken açan düşlerimiz
    uğradığımız adalarda dağıldı
    geçtiğimiz gemilerde kaldı çarpılmış yüreklerimiz
    boşlukta el sallayan biri var hala
    bizim varamadığımız uzaklıklara

    ne kulaklarımızda siren sesleri
    ne kadırga serenlerinin
    yol açtığı birkaç tuzlu resim
    içimiz bir ada kuraklığı
    sualtı batıklarıyız gündemin

    en fazla neyi bilebiliriz şimdi
    bulmacalarda geçen gemici deyimlerinden başka
    hangi rakıya vursak kendimizi
    dalgaların kat yeri
    mazisinden yeni bir insan çekip çıkaramayanlar için
    eksilerek kazanılan deneyim

    örgütlü rastlantılarda her şey sessizliğe güvendi
    oysa eski fenerler eski gemiler içindi
    paslandı ay ışığında gümüş eyerli tekneler
    uykuları çevik tutan deniz rüzgarları dağıldı
    şimdi her şeyi çıplak görmenin acı veren aydınlığı
    umudun yeni ve altın anlamı.


    M.M


    ESKİ FENERLER ESKİ GEMİLER


    uzun yanlışlarla battı gemiler
    geçtikleri her yerde
    İçindekiler

    toy rüzgarlarda
    yelken açan düşlerimiz
    uğradığımız adalarda dağıldı
    geçtiğimiz gemilerde kaldı çarpılmış yüreklerimiz
    boşlukta el sallayan biri var hala
    bizim varamadığımız uzaklıklara

    ne kulaklarımızda siren sesleri
    ne kadırga serenlerinin
    yol açtığı birkaç tuzlu resim
    içimiz bir ada kuraklığı
    sualtı batıklarıyız gündemin

    en fazla neyi bilebiliriz şimdi
    bulmacalarda geçen gemici deyimlerinden başka
    hangi rakıya vursak kendimizi
    dalgaların kat yeri
    mazisinden yeni bir insan çekip çıkaramayanlar için
    eksilerek kazanılan deneyim

    örgütlü rastlantılarda her şey sessizliğe güvendi
    oysa eski fenerler eski gemiler içindi
    paslandı ay ışığında gümüş eyerli tekneler
    uykuları çevik tutan deniz rüzgarları dağıldı
    şimdi her şeyi çıplak görmenin acı veren aydınlığı
    umudun yeni ve altın anlamı.


    M.M


    EŞGAL ÜZERİNE BİR ŞİİR


    Bir omuzuna attığı kolan
    Bir omuzunda samanyolu
    nehir yataklarında bir ayağı
    ötesi görünmüyor kamçılı karanlıkta
    suları sırtlayıp geçmişti buradan
    Çolpan yıldızı hangi dağlara düştü?
    Ergir mi demirdağ?
    Bıçağın sayada hafifliği boşuna
    Boydan boya göğsümü geçen yaralı hayvan
    Adadım yüreğimi ardından giden aya

    Dilsizim ve adsızım şimdi
    Aşk diyorlar değil mi buna?

    ay, saydam kuyu
    yüzünün yüzüme ettiği zulüm
    işte çuhaçiçeği, işte kayın ağacı
    gecikmiş yağmurlardan su içmeye inen söğütler
    tuzlaşıyor kemiklerim sönen suların üstünde
    sabrın ilahisini bitirdim, dindi yollarım
    Görünmez karanlıktan biçtiğim elmas kesim
    döner dururum hala
    Bilirsin tenhadır can
    boynumda asılı ay, söyle kimse geçmedi değil mi buradan?


    M.M


    EYLÜL RÜBAİ


    eylüle girdim eylüle girdim
    her ömrün bir eylülü vardır
    onca yaşadım
    şimdi bildim


    M.M


    FAY


    kaç kişiyim bu yalnızlığın ortasında
    bir boğa, bir leopar
    Arena ve Opera
    İyot ve Rüzgar
    Arsenik ve Sözcükler arasında
    yüzüm çalılıklarla kaplı
    aralayan gözüpek avcılar
    için parslar geziyor kuytularında
    iyi yürekli bir canavar saklanıyor
    yazdıklarımın ve yüzümün
    satırlarında

    kendim için büyük bir tehlikeyim artık
    ilerliyorum
    içimdeki yer çatlağı boyunca..


    M.M


    FERİ SÖNMEMİŞ FERMAN


    sesinin kınında bekleyen akşam
    gözlerindeki nazara
    kurşun döktüğüm kelimeler
    kuraklığın derinliğinde hileli beyazlık
    rüyaların asılsız eteklerinde kamaşan su
    seni bana kavuşturan
    aşk mürekkebi
    kör eder
    kelimelerin gözlerini
    kalbim
    beyanımdır
    gitmeye duran
    kanda kurutulan veda sözleri
    nice söylense
    hiç söylenemeyen
    kısa süren aşkın uzun vedası
    sönmemişken gözlerimizde
    ilk günkü gibi tutuşan fer
    yolunu bekletir bitmemiş ferman

    ne kalan kalır ne kimse gidemez buradan
    ayrılıkla tartılan aşk araftır
    sonsuz bir şimdiki zaman..


    M.M


    FERMAN


    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Bazı nehirler tükenmek için akar
    Günlerce gezdim bu mısraın haysiyetiyle
    Benimdir
    Sormuştun bir keresinde
    Sen çok aşık olmuşsun bense ilk
    Yalnızca buymuş gibi aramızdaki eşitsizlik
    Oysa aşk siyasetnamedir
    Sınıf duvarlarına asılan ferman kesinliğinde
    Evet, çok aşık oldum senden önce
    Ama seninle öğreniyorum sevmeyi
    Kırk yılda öğrendim şu kadarcık gerçeği
    Şimdi hem aşığım sana hem seviyorum seni
    Sırf bu sözün hatırına yirmi yıl sonra yeniden oku bu şiiri
    Senindir
    Ferman senindir.


    M.M


    FIRTINA..


    Bak işte yaklaşıyor fırtına
    Bak yine yükseliyor dalgalar
    Yollardan sonra
    Yıllardan sonra
    Şarkılar söylüyor çocuklar
    Yollardan sonra
    Yıllardan sonra
    Yeniden yanyana onlar

    Ne geçmiş tükendi
    Ne yarınlar
    Hayat yeniler bizleri
    Geçse de yolumuz bozkırlardan
    Denizlere çıkar sokaklar..











    ibrahimm_ bunu beğendi.

  8. #8
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    GECE NÖBETİ


    Daha az seviyorum seni..
    Giderek daha az..
    Unutur gibi seviyorum..
    Azala azala..
    Aramızdaki uzaklığın karanlığında..

    Geceler kısalıp..gündüzler uzuyor öyle olunca..
    Daha az seviyorum seni..
    Kendini iyileştiren bir yara gibi..
    Daha az..
    Ve zamanla..

    Sen geceyi tutuyorsun..ben nöbetini..
    Uzak dağ kışlalarında..
    Görmüyoruz birbirimizi..
    Usul usul sis iniyor..
    Kopmuş yollara..
    Işığı hafif..uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin..
    Bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda..
    Sevgilim sevgilim
    Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
    Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da..

    Artık daha az seviyorum seni..
    Unutur gibi..ölür gibi daha az..
    Yeniden ödetiyorum kendime
    Onca aşkın öğretemediğini..
    Kolay değildi..
    Yalnızca sevgilimi değil..evladımı da kaybettim ben..
    Kaç acı birden imtihan etti beni..
    Bir tek gece vardır insanın hayatında..
    Ömür boyu sürer nöbeti..
    Bu da öyleydi..
    İyi ol..
    Sağ ol..
    Uzak ol..
    Ama bir daha görme beni..


    M.M


    GECE VE MÜZİK


    Ne zaman otursam gecenin başına
    Ne zaman müziğin;
    yazamıyorum sözünü etmek istemediğim şeyleri
    birbirinden ışığını saklayan uzak yıldızlar gibi
    çekiliyor herşey kendi karanlığına
    parmak uçlarımda yıldız tozlarıyla kapıyorum gözlerimi
    Ey ruhumun en büyük şartı olan tedirginlik!
    Şimdi saat on iki
    Şimdi gece ve müzik

    Ne zaman otursam gecenin başına
    Ne zaman müziğin
    göçüyorum boş kağıdın sessizliğine
    kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine
    bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan
    dudaklarında bir ıslık
    kitapların on lira olduğu zamanlardan

    anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle

    gün bir çocuk, yaralanmış
    akşamın kıyılarına vuran
    yürekteki gizli yemin
    gidiyor bir şiirden ötekine
    ardında yıkılmış kentler
    bayındır düşler var ilerde
    gün bir çocuk, yaralanmış
    ütopyaları kalelerle değiştiren
    güdümlü gündüzlerde

    anayurdum gece,
    öt pelerinini ışıkları sönmüş odalarda
    radyo dinleyen çocukların üstüne

    saf kokunun sindiği oturma odaları
    zamanın tortusu eşyaların duruşunda
    duvarlarda içi boşalmış resimler
    yıllardır dağılmayan bir sis
    akşam yemeklerinin yendiği muşamba masada
    kilit altına alınmış duygular, düşünceler
    bütün tetikler çekili durur
    gerginliğin geometrik nizamında
    ışıkları yanmamış akşam alacası
    okul dönüşü saat beş radyoda fasıl çalar
    bütün gün iç geçiren
    ölgün kadın yüzleri sobanın etrafında
    ağrı eşiği alçak,
    acı frekansı yüksek
    okul ve aile birliğinde parçalanmış çocuklar
    bir oda, bir dönümlük dünya
    kol demiri iner az sonra
    çıplak yara gençlik
    günden geceye ilerleyen
    yüksek gerilim hattında

    odam, yaralı hayvan
    gecenin gümüş alaşımında gölgelenen eşyalar
    müziğin dördüncü duvarı, karanlığın kundağı
    sarıyor gündüzün yaralarını
    kendime yerleşmek, kendimden uzaklaşmak için gözlerimi kapıyorum
    dinliyorum uçurumlara oturmuş ağaçlar gibi başka odalardaki yalnızlıkları

    odam yasak kitaplar
    suç ortağı şiirler
    sevdiğim bir kaç poster
    odam bir karaduygu fotoğrafı
    o çember zaman içinde
    yoktu ki varolmanın başka yolları
    yastığımın altında
    tutukluk yapmaz silahım
    uykumu bekleyen kelimeler

    geri dönüyorum
    geçmişte çalınan bir gecenin kapılarından
    yarım kalmış bir sevişme hatırlıyorum
    bir daha hiç tamamlanmamış olan
    sonra bir diğerini, bir diğerini daha
    derken dağılmış kristal
    odalarda sızlayan

    sonra seni
    siyah motorsikletli çocuk
    deri ceketin odamın duvarında asılı kaldı
    yıllar yılı birbirimizi paralamaktan
    vazgeçip seviştiğimiz ilk ve tek akşamdı
    benim için sus payı bir kaç şiirsin artık eski hatıra
    ya sen ne yaptın bunca zaman
    değişmesi gerekeni sağlaştırmaktan başka

    bak duyuyor musun
    Deep Purple, Led Zeppelin
    Emerson, Lake and Palmer
    plak zarflarında yitirdiğimiz ritüel
    bugün birinci viteste yaşıyormuş gibi
    bir duyguya kapılıyor musun ara sırada olsa
    buluştuğun birileri var mı
    gecenin, müziğin, şiirin toprak hattında
    kapamadan gittiğin arka kapı
    bak açık duruyor hala
    uğrar mısın bir gün unuttuğun ceketini almaya

    Hırsızlığın ürpertili monologu:
    Kendime hayatımı anlatıyorum
    Daha o zamanlar biliyordum
    Yapmaya çalıştığım her şeyin
    Kendime hayatımı anlatmak olduğunu.
    Sözcükleri sevmeyi, büyütmeyi, büyülemeyi,
    onları sivriltip silah yapmayı, yaralamayı da
    süsleyip gönül almayı da
    aynı zamanlarda öğrendim.
    Sözcüklerin karbon ve elmas gücünü keşfettim.
    Gecenin geometrisinde, müziğin matematiğinde
    Saklı duruyor şimdi gizli sözlüğüm
    Uzakta değil
    Hırsızlığın ürpertili monologu
    dilimin ucunda siyanürüm.

    Duvarlarda uzak bir geleceğin koyu gölgeleri
    Şiirlerimizi okurduk mahcup bir fısıltıyla
    plaklar dinletirdik birbirimize, filmler anlatırdık
    Sonra gizlerimizi vermeye gelirdi sıra
    dünyayı anlamanın yakıcı isteğiyle
    gömüldüğümüz kitaplar, genç ölenlerin matemi...
    Hiçbir şey ilham vermezdi aşka ve kavgaya
    Eric Clapton'ın gitarı, Genesis'in tarihi
    ve Ayın öteki yüzü kadar
    Şimdi radyoyu açsam
    Biliyorum dünyanın bütün radyolarındasınız
    Gençliğini kirletilmiş takvimlerde yaşayanlar!

    Artık ne montumun cebindeki çakı
    Ne yüreğimde tetiği düşmüş sözcükler
    Çok zaman oldu
    Odamızın kapısını çekip
    O evlerden çıkalı
    Ellerimizi ve yüreğimizi kirletmeden geçtik
    vahşetin yakın tarihinden
    ucuza yaralandık, pahalıya ölmedik
    Biz radyonun son çocukları

    anayurdum gece,
    ört pelerinini ıslığını yenileyen
    çocukların üstüne

    gece ve müzik
    kapanış programı
    bu kitabın da
    kili dağılıyor
    kendime yazdığım serüvenin
    her şiir tabletler halinde bölünüyor birbirine
    çoğalıyor birbirinin içinden
    gündelik dile transpoze edilmiş şarkıların
    biliyorum, kimi derin yaralar okunmaz kalp ağrısı
    kırgınlıklarım
    kimi eski hatıra ecza dolaplarında saklı mırıldanlıklarım


    M.M


    GECENİN UZUN SÖYLEVİ


    I.
    Coşkularımız yetim kaldı. Yoksul kağıtlarımızı onarmıyor artık şiirlerimiz. Şiirlerimizin kireci vuruyor yüzümüzdeki duvara. (Eksik fakat aydınlık anlatımları her çeşit mutsuzluğun...) Ve ellerimizi koğuşturuyoruz durmadan. Sabıkalı şiirlerimizden artan ve kendimizce yorumladığımız ellerimizi. Durmadan kendimize tırmanıyoruz uzun soluklarla. Ayaklarımız çiğnenmiş leylaklardan devşirilmiş; leylak yorgunu sarp yollar inmekte denizin sabıkalı sevdalarına.
    (Korsan yorgunu denizin; gökyüzüne rengi yitik şafakların yamadığı...)

    II.
    Gece. Zaman ihtilali. Kurşun geçirmez yüreklerimiz. Yani uzatmalı yasakların konakladığı o mağrur suskunluk. Kuşatmalardan artakalmış yaralı insanliğina kefil yürek. Şimdi gecenin uzun söylevinde yaşanan dilsiz şiirlerin yitik kafiyelerine ayak uydurmaya çalışıyor. Yetim kalmış çarpıntılarına; yaralarını sararak. Geveze dilsizliğin ikilemini yaşayan kafiyelerin küçük, ürkek adımlarına. Sessizliklerinde dingin bir barışıklığın büyüsü. Hangi büyülerle onarmaktayız kendimizi, bir parça daha yaşamak için.
    (Kıyılarımızda suskunluk. –Ellerimizin bizle birleştiği yerde- Biz lisanı bilinmeyen rehin bırakılmış bir coğrafya atlası.) Oysa deniz biziz. Kıyı biz. Sevişmek, bir gençlik karantinası.
    Ve uzun kalemlerin gölgeleri dolaşıyor yaralı duyarlıklarımızın üzerinde.

    Biz gündüz sürgünleri!
    Yazmakla tamamladık mı kendimizi?
    Yazmakla tanımladık mı?
    Kalemlerimizin uçları yine de nar çiçeği.

    III.
    Eski harfler kilitlemiş babamın tarihini cep yazmalarında. Ağır bir gözlük kalmış tahta mağaralarında deri çekmecelerin (ve uzun senelerin) . Beni o tanımlayabilirdi ancak. İnce siyah çizgili, o acı yeşil, kırık dolmakaleminin kuruyan kanıyla. (O hiç unutamadığım dolmakaleminin. Ve herkesin hırsızı şiirlerinin...) Beni o tanımlayabilirdi ancak. Ben beş yaşındayken öldürdüğüm babam. Şimdi yırtık fotoğraflarını arka cebimde gezdirdiğim sünnetçi babam.

    IV.
    Acımlayabilirim biraz daha. Dilerseniz biraz daha ışıklandırabilirim nesnel gerçekliğimi; (sizler için) . Bana kendimi anlatmamış beni size anlatabilirim. Şiirlerimle sizden kaçırdıklarımı (gecelerimi) yakınlaştırabilirim karanlığımla.
    Gece. zaman ihtilali. Bu kültür birikimi hangi umarsız unutkanlığımızın hüviyetidir? Açıklar mısınız?

    V.
    Siz ve biz (birbirimizi görmeden, belki görmek bile istemeden) bin yıl daha gezinelim aynalı karanlığımızda. Yeraltı duyarlıklarımızdan biçtiğimiz civan giysilerimizin görece özerkliğini sınayalım. Gecenin eklemediği isyanlarımız ve şiirlerimizle; belin ve kanın eklemediği ideoloji çarşaflarında. Yani her sevişmenin son ihtilal provasında.
    Ve bin yıl daha kilitleyelim gizlerimizi çarşılı ilişkilerimizle. Çarşılı ilişkilerimizin müfredata uygun diliyle.
    Belki sonra, ondan sonra, her şey açık, apaçık yazılabilir, herkes için.
    (Bir duyarlık ihtilalinde kendimizi talan edip, sevdiğimiz zaman...)

    VI.
    Kan. İrmak tanrısının suçu kan.
    Kimsenin birbirini tanımaması, anlamaması bundan.

    VII.
    Şimdi gecenin uzun söylevinden, insan olmaktan, toplumsal bir insan olmaktan, onanmaktan ve redd-i ilhaktan toplayabildiklerimiz bunlar. Kendimiz.
    Sunaklarımıza acılarımızı koyuyoruz.
    Bunlar hiçbir hapishanede yazılmamış hapishane defterleridir Efendim. Lütfen kabul buyrunuz.


    M.M


    GEÇİLMEZ DENİZ


    I-

    ahreli bir kağıt üstüne simsiyah kapanmışım
    kazırım kendimi bir secdeden, ellerimde gizli hattatlar
    ve söze gelmez devrik duyarlıklarım
    gözlerim -hüznün dilsiz masalcısı-
    gözlerimde hiçbir dile çevrilmez intiharlar
    oysa saklı hançerimi mağrur bildiniz
    kendimin tenha bir yerinde vurulmuşum, yatarım
    orası bir denizin gölgesidir, göremezsiniz
    ölüm üzre bir akrepken menekşelenirsiniz
    ve ahreli kağıtlar dürülür ferman diye
    yufka ölümlerin hazin tarihleriyle
    kar altında kalmış imzasız karanlıklarım
    ve azgın sularda kendini arayan deniz
    ben konuşmam, susarım
    bu aklamaz ki sizi
    katilimsiniz

    II-

    katilimsiniz en azgın sularda
    ellerinizde kan mürekkepleri sarhoş
    ölüm nasıl bir sarmaşık ki
    (deniz gören) en mağrur balkonlarda
    bir gün siz de katilleri seversiniz


    M.M


    GELME..


    baktığın yerde karanlık bir tomurcuk bırakıyorum
    çarşılar avuçlarında aykırı
    sokakların lisanı adımlarında
    gelme, geldiğinde her şey yitiriyor kendini
    vurgun: ölümlerin en kostağı
    vurgun ölümlerden kaçgun yanımız
    konaklarda boğulmuş eski bir ana
    şöyle buyurur:

    sen seç kendine bir hayat
    ve öylesine yaşa, nasılsa
    kaldığın yerden vurgun sürdürür
    ve hep bak kendine
    birörnek aynalara asi bir suret bırak
    baktıkça gözlerin
    kendini öldürür...


    M.M


    GEMİCİ ISLIĞI


    Ay boşalmış gökyüzünde
    Dağılıp gitmiş tekneler
    Kimsesiz denizlerde çalkalanan
    Yıldızları söndürülmüş geceler
    Hatırlanacak ne bıraktıysak geride
    Islıkla çalıyoruz
    sözlerini unuttuğumuz şarkılar gibi
    hangi limanlarda kaldı kim bilir
    bir bizim sanarken ömrümüzü
    yazdığımız
    okunaksız defterler

    kim dikti önümüze bu görünmez engelleri
    açık denizlerde bile bir geçit arıyoruz kendimize
    yetmiyor yolculukla ödeşmek
    yetmiyor unutmanın borçlarını ödemek
    öyle bir yere varmışız ki farkında bile olmadan
    birbirinden aynı uzaklıkta
    iki yıldız gibi şimdi
    hem geçmiş hem gelecek

    deniz karanlık
    kimsesiz gece
    bir tek ıslıkla aydınlanıyor
    seferini unutmuş tekne
    bir tek ıslık
    insanı nereye kadar götürürse..


    M.M


    GÖÇ YOLLARI


    Söyleyin dağlara rüzgara
    Yurdundan sürgün çocuklara
    Düşmesin kimse yılgınlığa
    Geçit vardır yarınlara

    Göç yolları
    Göründü bize
    Görünür elbet
    Göç yolları
    Bir gün gelir
    Döner tersine
    Dönülür elbet

    En büyük silah umut etmek
    Yadigar kalsın size

    Yolverin kanatlı atlara
    Sürgünden dönen çocuklara
    Ateşler yakın doruklarda
    Geçit vardır yarınlara

    Dağılsak da göç yollarında
    Yarın bizim bütün dünya


    M.M


    GÖÇEBE


    Birbirinde arınan iki nehir gibi
    Birbirimizden geçerek
    Çıktığımız açıklık
    Ruhlarımızı yeniden bölüştürüyordu bedenlerimize
    Uçurum içini çekiyordu
    Orman fısıldıyordu
    Kumlarını silkeleyen göçebe bedenin
    Yeniden düşüyordu yola
    Görünmezin atlarıyla uzaklaşıyordun
    Erkekliğin sütunu bıraktığın
    Tuzlu dudaklarım
    Ardından bi şiiri mırıldanıyordu sana

    Uçurum, orman, ay ve bedenindeki birkaç işaretle
    Zamana geçirilen dayanıklı söz, o gece
    Ardından mırıldandığım şiir
    Şimdi başkalarının dudaklarında göçebe


    M.M


    GÖRÜ..


    Bundan önceki hayatımın içinden geçiyorum
    önceki hayatımdaki çölden geçiyorum
    şimdi iki yanında yükselen uzun binalara aldırmadan
    burası çöldü biliyorum
    o zaman da çöldü
    bu zamanda
    binaların örtemediği çölü görüyorum
    eski bedenimde aldığım öldürücü yaralar
    yalnızca birer leke şimdiki bedenimde
    yatağan, saldırma, ok mızrak
    fal gibi saklı duruyor derinimde
    kutsal kitaplara dilini veren şiir
    birer leke dilimde
    bir zamanlar gördüğüm bir rüya bu
    şimdi içinden geçiyorum
    görmüştüm görmüştüm görüyorum


    M.M


    GRİZU


    Sözcüklerin hepsi pusu
    İçindeki dilsiz çocuk
    Çengel yürek, sarsak adım
    Kırışmış kafesi yüzünün
    Bu rol sana sepya
    Alnın eski Türkçe yazısı
    Taahhütlü sözcükler
    Çık bu oyundan çık Her replik sobe
    Sözcüklerin gönderdiği yerden
    Kim sağ salim dönebilmiş geriye
    Çok azı gittiği gibi kalır
    gönderildiği yerde:
    metruk anlam, tenha dilek
    atomize edildiğin dil oyunlarının içinde saklı
    Grizu: karşı tehlike
    Kundakçı laser yakıyor jeneriği
    Gittikçe genişleyen bir perde
    kalır
    gittikçe genişleyen bir perdede









  9. #9
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    GÜZ BEYLERİ


    Güz beyleri Güz beyleri
    Kızarmış yapraklar saltanatı, nal sesleri
    cam çekiçler göğsünüzde
    hiçbir uyku silemez yüzünüzden
    yılın değil bu ömrün hazanı
    başka göklerden bir yıldız
    başka dağlardan bir ırmak
    başka atlaslarda yaşadı
    bağrınıza kadar battığınız gece
    hiçbir yağmur yıkayamaz artık bu duayı
    bulutların atlarla birlikte uyuduğu
    bir zamanlar sizin olan mevsimden
    bir yaprak düşüyor
    ne zaman gözlerimin önünden geçseniz
    cam çekiç
    yüreğimden kopmayan çığ
    Siz yoktunuz ben sizin mevsiminize geldiğimde


    M.M


    HAM FERMAN


    el yapımı kağıt üzerine
    el yapımı şiir
    ellerden sakladığın
    gün gelir
    elden ele gezinir
    herkesin içindeki ham içindeki çiğ
    düşman duygular insan içi eskitir
    gel geç buralardan
    gerisi zamanın işidir
    kiminin yüreğindeki zaman
    okutur geçmiş fermanları
    zamanda saklanan ham bilgiyi
    aktarır
    kendi zamanını aşanların kalbiyle
    el yapımı şiirin
    hâlâ mümkün olduğu kalplere.


    M.M


    HERKES VE BİRKAÇ KİŞİ


    Yağmur Herkese Yağar
    Güneş Isıtır Herkesi
    Mevsimler Herkes İçindir
    Yalnız Çığ Altında Kalan
    Sele Kapılan Her Zaman Birkaç Kişi

    Herkes İçindir Aşk Da Ayrılık Da
    Yalnızca Birkaç Kişi Ölür Acıdan
    Eskiden Ölümle Tartılırdı Ayrılık
    Kiminin Hayatı Yalnızca Unutkanlıktan

    Her Şey, Herkes İçin Değildir Oysa
    Kimi Hiçbirşey Ögrenmez Karanlıktan
    Yalnızlığı Kullanmayı Bilmez Kimi
    Kimi Ayrılamaz Karanlıktan

    Yağmur Herkese Yağar
    Ama Çok Az İnsan Tutar Yağmurun Ellerini
    Onca Şarkı Onca Film Onca Roman
    Ama Sevmeye Yetmez Herkesin Kalbi

    Çığ Altında Kalan Sele Kapılan
    Aşktan Ve Acıdan Ölen
    Birkaç Kişi Dünyayı Başka Bir Yer Yapmaya Yeter
    Aslında Onların Hikayesidir Anlatılan
    Diğerleri Dinler, Seyreder, Geçer Gider
    Geçer Gider Herkes
    Hikayelerdir Geriye Kalan.


    M.M


    IRMAĞA KAPILMIŞ FERMAN (6198 Hit)

    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    bazı ırmaklar öldükten sonra kavuşurlar denize
    taşkınıyla bir tek dizenin
    sular altında kalan kitab
    ölenin, kavuşanın
    eski aylardan şaban yıldzımsın
    Arabi gökyüzümde
    ben öldüren ırmağa hala vuruyor ışığın
    biliyorum az kaldı denizime
    biliyorum bu ferman çıkmaz bir yere
    ben gittim, murathan kalsın sende


    M.M


    İÇİMİZDEN EKSİLDİ


    Artık heyecanlandırmıyor beni
    garlar, peronlar, benzin istasyonları,
    uykulu mola yerleri, yabancılıklar,
    bilmediğin dağ rüzgarlarıyla ürpererek uyanmak
    bir gece vakti, dalgın bakışmalar
    sonra uykusuz sabahlarda indiğin sahil kasabası
    daha gövdene uyanmadan serin tuz, kıştan kalma dalgalar

    bir yerlerde beklediğini sandığımız büyük rüyalar
    galiba artık heyecanlandırmıyor kimseyi
    nicedir eksildi içimizden o çekip gitme duygusu
    eski neşesine bir türlü kavuşamayan kalbim
    saçıp savurdu buraya gelene kadar
    içindeki şarkıları
    şimdi gündelik hayatın sade gürültüsü, kuru düzeni kuşatırken
    sessizliğimi
    ardına saklandığım kelimeler
    kadar bir hayat
    ölmeden önce okunacak, yazılacak birkaç kitap.


    M.M


    İDARE LAMBASI


    Bağbozumuydu hiç unutmam
    Lambanın ışığı vuruyordu yüzüne
    üzümlere vurur gibi
    sonra sesin,ışıkla aynı rekteydi
    nedense bal demek geliyor içimden
    ikisini birden düşündüğümde
    'kendi içiyle ilişkisi kopmuş biri
    başkalarına gerek duymaz bir daha'
    demiştin.Susup seni dinlemiştik.

    O yılın şarabı bambaşkaydı.

    Duyguları çektik kıyıya
    hiçbir fırtınaya gücü kalmamış
    yorgun tekneler tekliyor
    gün günden çürüyen
    bir iç denizde kirleniyoruz
    son büyük dalgayı kaptırmamak için
    serseri bir vurguna
    bütün güvencemiz bu liman
    yatıştırılmış bir denizin çalkantısını
    idare ediyoruz
    idare lambası altında

    O yılın şarabını hiç unutmam!


    M.M


    İKİ BIÇAK


    İki bıçak seç kendine
    Biri yaralamak için
    Biri öldürmek
    Pusu kur gözleri
    Karanlık gölgesine
    Biri sevmek için
    Biri ihanet
    İki yürek seç kendine
    Biri yaşamak için
    Biri gizlenmek
    Bir korkak, bir kaçak, bir firar
    Kaç kişisin sen sevdiğim, çocuk
    İçimdeki bıçak bir kere daha dönüyor
    Olduğu yerde
    Kalırsan sel basar yataklarımı
    Gidersen uçurum çiçekleri açar kalbimde
    Kimi zamanlar olur sevgilim
    İki bıçak bile yetmez bir tek ölüme..


    M.M


    İKİ YEMİN


    Ben hep çabuk çekilen tetiğe yaşadım
    Yemin ettim
    Yüreğimdeki ve bedenimdeki
    bütün yaralar adına
    yüzünün kuyusuna düştüğüm kuytuda
    Sana olanca aydınlığım ve karanlığımla baktım
    aşktan yorgun düştü dinim
    dağıldı kehribarım
    gül ve buğday yetiştiren
    Ömrüm adına yemin ederim ki:
    Ben seçmedim bu ölümü
    Kaçmasan vurmayacaktım.


    M.M


    İKLİM..


    aşk iklimdir
    tarikat cihazlarıyla
    yaratır dünyasını
    inanmayanlar için
    Allah imkanıdır

    aynıdır cenneti cehennemi
    ahreti uyandırır

    kendi ahlakını ister ikliminden
    nafile kalplerin kaçınılmaz kaderi
    tabiatının koşulları
    ya da iklim tuzağı
    kendi derinliği kadar sever herkes
    uçurum başlar bir yerinden
    aşk rehin alır dünyayı

    soğuğun uykusu başka sıcağın uykusu
    bazı uykusuzluklar rüyadır

    iklimle beslenir aşk
    gök haritası ile kalbin kapısı eştir
    aşk merhamet ister sahibinden

    leyla ile mecnun çölde geçer
    sanrı, humma, aşk
    aynı çölün çocuklarıdır
    akraba karanlığında çoğalır
    bire kadar inen tanrılar
    yol kaderle kısalır

    Kum Saati'nde akan eski soru:
    neden çöle indi dört kitap
    aynıdır çöl ile kalbin kapısı
    geçilmez
    tutulmadan
    aşkın doğusu ve batısı

    çünk aşkın doğusu ve batısı vardır
    kuzeyden güneye iner
    mazinin kavimleriyle
    kapısı bulunmayan şehirlere

    kapısı bulunanlar aşkı surların dışında bırakır
    kaleler düşer şehirler yakılır
    kıyamet yeryüzü provası
    sükunet cinnetiyle geçer
    tufandan korkanların hayatı
    onlara okudukları kitaplar kalır

    mazi hiçbir aşkla tamamlanmaz
    çünkü mazi kalplerde yaradır
    zamanların birbirini tutmamasıdır aşk
    birbirine erken ya da geç kalmış kapılardır
    ölümlü insan ile görece zaman
    var oluş bir alaydır
    bilgeliğin ardından koşan
    yalın gerçeklerle yaşlanır

    aşkın çetin definesi
    Babil kulesi kadar dağılmıştır
    yeryüzüne binlerce tarifle, aşk hala gizdir
    kayıp kule diller kadar
    şifrelenmiştir tene ve tarihe
    ışık hızında yeniden dirilinceye kadar
    kule, kalp, dil
    bilmece

    sahibinin körüdür aşk
    başka alemlerin gözleri ödünçtür
    aşk üzerine söylenmiş bütün sözler
    unutulmadan
    hatırlanmaz
    bir daha
    bunu yapan aşktır

    aşk insanın içindeki gençtir
    kendi içindeki yol ortasında kalan
    yarım hayatların kayıp sahipleri için
    aşk uzaktır

    aşk uzak olduğunda
    kullanılmaz yakınlıklarla
    aşk kişiye kendini tanıtır unutturmak için
    daha önce de söylendi:
    her öğrenilen bir sonrakine saklanır
    zaman aşktan böyle intikam alır
    kimse koşamaz zamanın önünden
    hiçbir sönmüş gerçek onaramaz kor kayıpları

    aşk kusurdur hatadır günahtır
    yasaktır
    imkansızdır
    bu yüzden insanlık için hala bir imkandır

    bir başlangıçtır aşk
    insanın kendine başlangıcı
    çok az kişi ilk kez aşık oluyormuş gibi
    tekrarlayabilir aşkı
    başlangıçları unutanlar için
    artık imkansız olanı

    bu, hayatı tekrarlamaktır
    diyalektik bile bu yüzden aşktır

    aşk hakkında söylenmiş bütün sözler
    yaşanmadan yalandır

    aşk bir haktır
    sonuna kadar kullanır
    kullanılmaz olanı

    iyi aşk şiiri yoktur, hiç olmadı,
    bu da olmadı
    her aşk şiiri yalnızca tekrarlar
    tekrarlanmaz olanı
    her biri yalnızca bir sonrakinin ilhamı
    belki bu kadar söz
    bağışlatır bana bu aşkı
    2001 yazıydı
    çok istedim çok istedi çok istedik
    ama olmadı


    M.M


    İNAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMAZ ANILAR


    Biri beyaz biri kara iki kedi..
    birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak,
    birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.
    Gölgeler akşamüstünü söylüyor.
    Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.
    Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu,
    uzun yolları da göze alabilen bir dostluk

    Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
    Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
    omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
    belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,
    değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ...

    Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
    kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,
    bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken
    bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
    Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,
    her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların
    savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

    Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
    ya da olanlar olması gerekenler değildir.
    Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
    gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...

    Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
    kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
    Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
    hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,
    omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
    'Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir.
    Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O,
    boş yere bu sokaklarda aranırsınız...







    ibrahimm_ bunu beğendi.

  10. #10
    Aktif Üye yaziklar_olsun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2009
    Yaş
    63
    Mesajlar
    372

    Standart Ynt: Murathan mungan şiirleri

    İNAN BATMIŞ ŞEHİRLER GİBİ ONARILMAZ ANILAR


    Biri beyaz biri kara iki kedi..
    birbirlerinin omzuna kollarını dolamışçasına birbirlerine şefkatle sarılarak,
    birbirlerine dayanarak yola çıkmışlar.
    Gölgeler akşamüstünü söylüyor.
    Yorgun bir günün sonunda eve dönüyorlarmış gibi.
    Yüzlerini görmüyoruz ama eminim mırıl mırıl konuşuyorlardır. Belli sınanmış, denenmiş bir dostluk bu,
    uzun yolları da göze alabilen bir dostluk

    Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk, arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
    Akşam üstünün bir saatinde yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
    omzumuza dolanan bir kolun, başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
    belimizi kavrayan bir elin, uzun yollara dayanıklı ayakların sahibi karşımıza çıktığında tanıyabiliyor muyuz onu,
    değerini biliyor, biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz? ...

    Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
    kendimizi hep ilerde bir gün karşılaşacağımızı sandığımız bir başkasına,
    bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu? karşımıza çerken çıkmış insanları yolumuzun dışına sürüklerken
    bir gün geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
    Hayat her zaman cömert davranmaz bize, tersine çoğu kez zalimdir,
    her zaman aynı fırsatları sunmaz, toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların
    savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

    Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
    ya da olanlar olması gerekenler değildir.
    Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
    gün gelir kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...

    Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
    kendi hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
    Bazılarının gelecekte sandıkları 'bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
    hani şu karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında rastladığınız,
    omzunun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
    'Nasıl olsa ilerde bir gün tekrar karşıma çıkar.' dediğinizdir.
    Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O,
    boş yere bu sokaklarda aranırsınız...


    M.M


    İNTİHAR..


    el falı avuç içinin yazgısı
    kader çizgisi, ölüm deja vu
    ayrılışlar, ayrılışlar, yaşanmamışlıklar
    yanlızca bir kadehi içilmiş yetmişlik
    intihar.


    M.M


    İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN


    İstersen hiç başlamasın
    Bu hikaye eksik kalsın
    Onca yaraların ardından
    Yeni bir aşk yaratamazsın

    Örselenmiş bir çocukluk
    İşte benim bütün hikayem
    Kaç sevda geçse de yüreğimden
    Bu yıkıntıları onaramazsın

    İstersen hiç başlamasın
    Geç kalmışız birbirimize
    Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl
    Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
    İstersen hiç başlamasın
    Söz verelim kendimize


    M.M


    İZİN.


    Bilmediğiniz kelimelerin altını çizin derdi ,Öğretmenim.
    Bunca yıl.bunca yol,bunca hayat ve kitaptan sonra
    Bütün kelimelerin altını çiziyorum
    -Öğretmenim ,artık izin istiyorum


    M.M


    KADIRGA


    Senelerce, senelerce evveldi;
    Bir deniz ülkesinde... ve belki de
    birbirine aktardığım defterlerin hepsinde
    bu şiir vardı:
    Senelerce, senelerce evveldi;
    Biz seninle orada, o deniz ülkesinde tanıştık

    uzak denizler, uzak yakınlıklar içinde
    bir Kadırgada iki korsan
    tarih, yarın, ütopya dolu sandıklar arasında
    birbirimizi yaralarından tanıdık
    dışı korsan, içi iç denizlerde yaşayan çocuklardık
    konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında
    duruyordu aramızda
    oysa konuşsak yada dokunsak birbirimize
    çekip gidecekti içimizdeki o korkunç noksanlık
    batık gemilerin deniz diplerini saran
    umutsuzluğu vurmuştu yüzümüze
    birbirimizden ve aşkın keşfedilmemiş gizlerinden
    ürküyorduk
    bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında
    bilmeden
    birbirimize doğru ilerliyorduk.


    M.M


    KAL..


    Çek silahını dedim baba
    vur gözlerimi aglayan yerlerinden.
    Yüzüm ıslak bir kaldırım gibi baba
    bas üzerimden geç, kaderim duello sesizliği
    çek silahını dedim baba
    affet.


    M.M


    KAN, TUZ, ÖLÜ


    Kanını değiştirir suyla
    Birkaç dönemeç önceki ölü
    Tuzunu yıkar deniz
    Suyunu değiştirirken ırmağı
    Denize tılsım dağlıyor
    Kurşun yayılıyor tenine
    Ağır
    Ağır
    Kurşun
    Birkaç ölü her dönemeçte
    Bir ırmak kaç büklüm dönerse
    Doğuya edilen yemin
    Kan, tuz, ölü hakkı
    Kollarına çoğalan ırmaklar
    Geleceğini tasarlayan coğrafya
    Tarih ve yemin kuşatırken toprağı


    M.M


    KANDEHAR


    Kandehar, kalbe akar doğrudan
    gece Semerkant’tır,
    Nehrevan, dinleyeni kahraman yapan masal
    Buhara’nın gözlerini sil geçerken
    dışarıdan yardım almadan
    tek başına şiir olan kelimeler
    bazı şehirlerin adı kapalı dîvan
    kale kapısıyken anlam ve imkân
    toza kuma dumana şiir olan şehirler
    coğrafyadan edebiyata atlas değiştirirler
    ne kadar çıksan Alamut ipteki uçurum
    gölün gamzesinden ürperir Akdamar
    ne istila ne anahtar
    yazdıkça görünür
    başkasına yalnızca bir ad olan divan
    kendi zamanlarında görülmedikleri kadar


    M.M


    KAR PRENSİ


    Karlı fundalıklarda bırak, kalın uykuların sabahında
    yaşamın saf değerlerini
    çekil başkalarının aynalarından
    omuzlarında ödünç pelerin
    ceplerinde kurşun paralar
    bütün bunlar sana göre değil
    Eldivenlerini çıkar, kırağı uçuğu çiçeklere
    denizmercanlarına, sefer ateşleri yakmış
    balıkçı teknelerine bak
    sonra kayatuzu, şeytankınası,
    ucu ağulu kargılarla kendine başla
    bak daha şimdiden
    deliller ve ayrıntılarla kan tutuyor geceyi


    eşik altına saklanan bir anahtar
    kuyuların ıslak bilezikleri
    düz, sakin, kendinle konuşur gibi dene
    kanını yenileyen serüveni
    kav gibi gizli ateş,
    ten gibi lav
    sorgusuz sevişsek
    uykunun beyaz yasası teslim almadan bizi

    ne duello kanunları, ne görünmez kelepçeler
    tabiatı keşfeder
    kutuplarından ekvatoruna
    kendin indir doğal afetlerini
    haritanı sağlamlaştır
    anıların ve geleceğin için
    iki kişi olana kadar yaz kendini
    biri emekli bir hayalet
    shakespeare sonesi
    öteki, mahzun şiirlerin yedek yolcusu
    bir kar prensi


    Döndüğünde orada olacağım
    Karlı fundalıklarda bekleyeceğım seni


    M.M


    KARA SAPLANMIŞ TREN


    aynı tünellerden çıkarken yitirdiğimiz düşler
    birlikte kamaşan gövdelerimiz
    karanlıktan ışığa ürperen ten
    başka yolcularını bekliyor şimdi
    kara saplanmış tren
    ayrıntıların bağışlamadığı nabzımın vuruşları
    bir başkası olarak yaşadığın serüvenlerde
    tedirgin gövdelere yerleşen
    bukalemundan kalan nem
    korktum ve kaçtım alabildiğine
    kara saplanmış trenlerin yolcusu olmaktan;
    uzak durdum
    pişmanlığın kovanındaki içe dönük kurşunlardan
    mezatlarda dağıttım neyim var neyim yoksa
    unutuşla örtüldü
    belleğimin eteklerinde sönen yanardağ
    her seferinde erteliyordum büyük vazgeçişi bilet değiştirmekle
    oysa hiçbir yolculuk taşımıyordu beni hiç bir yere
    başka yolcular değildi bekletilen,yolcular başkalaşıyordu
    saplanmış trenlerse aynı tünellerde
    ilk karı bekliyordu.


    M.M


    KARANFİL...


    Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
    Atlanın gidiyoruz.
    Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara
    Eski zamanlarda olduğu gibi
    Dersimiz tarih.Unutmayın kaldığımız yeri
    yenilmedik daha

    Masal alın koynunuza.Belki dönmeyiz uzun zaman
    Masalllar hatırlatır size doğduğunuz yeri
    ilişkiler iklimini
    çocukluk taşınabilir bir şeydir
    alınsa da elinden geçmişi.

    Tütün ve tarih koyun torbanıza.Kekik ve dağ ateşleri
    Şafağın bin yıllık anlamını, suların ve çağların sesini
    ezberleyin, bilinmez otların adını hatırda tutar gibi,
    Ten rengi aya bakın son defa
    yani geride yaşanmış ve yaşanacak bütün yaz geceleri

    kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları, mağrur eşkiyaları
    saklar gibi
    kilitleyin yüreğinizin kalelerini
    Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar
    Kaf Dağının ardına gitti

    Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
    Toplayın çadırlarınızı.Eski zamanlarda olduğu gibi
    Çığ geliyor.Çağ çöküyor.
    Gidiyoruz.
    Dudaklarınıza ninni, ıslık ve destan alın
    siyah sünnet çekin gözlerinize
    Alıcı kuş telekleriyle
    Ki ışısın yaprak yeşili gözlerinize kıstırdığınız
    farz olan öfke
    çapraz asın tüfeklerinizi
    çağın dışına sürdüğü eski masallardaki
    eşkiya resimleri gibi
    yurdundan ve yüzyılından
    kovulmuş çocukların tarihinde
    gelenek kimi zaman başkaldırma biçimi...

    Teni tarçın kokulu halkımın oğulları
    Atlanın.Bizi bekliyor ay akşamları
    daha yola çıkmadan eksiksiz anlatın çocuklarınıza
    aklınızda kalanları
    ağızlık, tesbih ve tabaka bırakın
    yolları ayrı düşmüş arkadaşlara
    belki görüşemezsiniz bir daha
    yükse kuşlar dorukları sever
    ölümse çıplak kaldığı dağları

    Atlı bozkırların sararmış hülyalarını
    eski sözcüklerin yüklü çağrışımlarını
    yanınıza alın.
    Sabahı karşılayın her günkü sabahı
    gülümseyin yüzünüzün sığmadığı kuşlu aynalara
    mayın diye gömün yüreklerinizi
    ölülerinizi verdiğiniz toprağa
    vedalaşın denkleri toplanmış geçmişinizle
    unutmayın göçmen tarihlerden, yerleşik zulümlerden
    geçilerek varıldı yüzyılın eşiğine
    sonra gece nöbetçilerinin yüksek rakımlı yalnızlığını alın
    yalnızlık kullanışlı bir şeydir, bazen iyi gelir
    gerektiğinde yalnız olmayı bilmeyenlerin
    inanmayın beraberliğine
    sonra sabır.Mazlumların ve bilgelerin bize tarihsel
    emanetidir,
    her yerde yeni anlamlarıyla denenir.
    Ve her çağın hurafeleri vardır
    kurban alır, kurban verir
    Geçer devran, takvimler el değiştirir.Gün gelir zulüm de göçer
    Zaman örter her şeyin üstünü
    Uzağı gören çocuklar bilir gelecek uzun sürer....

    Atlı ay akşamları
    Sönmüş yanardağlar.Gecenin ormanında
    ilerleyen ölülerin rüzgarı
    yanık fısıltılar...
    gelecek günlerin düşünü kuran
    kaç tarih çadır kurup sökmüş burada
    yalnızlık kalmış yadigar
    bir de gökyüzü
    gökyüzünün mayınları yıldızlar
    hem saklar, hem açıklar
    çoban yıldızı, samanyolu, kervankıran
    kapı komşumuzdu burada
    gittiğiniz yerde de parlak mıdır bu kadar?

    Şimdi menzili yurt tutanlar
    ne yollar, ne yıllardan geçeceksiniz
    çiçek atın yenilmiş asilere
    güvenin her çağda ve her yerde
    uzakları iyi bilen çocuklara
    kenar adamlarına, ateş insanlarına
    birliğiniz dağılmaz göç yollarında
    ey gurbete çıkmış halklar

    Atlı ay akşamları
    kalın şayak bir gece, esiyor rüzgar
    gidiyoruz geleceği olmayan bir yere
    ardımız sıra esiyor ölülerin rüzgarı
    daha şimdiden başka yerlere gömülenlere
    gidiyoruz kalın şayak bir gece
    geride ne çadırlar, ne tarih, ne saltanat
    yalnızca rüzgarın sesi bizi uğurluyor.

    Ay vurmuş alnına bütün ölülerin
    yatıyorlar kimsesiz koyaklarda
    ilk vuruldukları sıcaklıklarıyla
    sanki dokunsalar birinin omuzuna
    hep birden, her şeye yeniden başlayacaklar
    ilerliyor gece, geçiyor ay
    nesnelerin boşalan dünyasında
    yer değiştiriyor aydınlık, tarih, mevsimler
    kimsesiz koyaklarda ölüler ve ay

    Kulağında karanfil
    Teninde tarçın
    Gözlerinde göç var
    Döner bir gün Anka
    Kilidinde döner anahtar


    M.M


    KEŞKE..


    Deniz kokulu taşlar döşenmişti yollara
    Ben bile bilmiyordum nerde ayrıldık
    söndür küllenmiş sözcüklerini geçmiş zaman
    sararan firezleri geç
    yorumu gökyüzüne bırakılmış uçurtmalı tepeleri
    uzun bir yol için aldığın ne varsa bırak ardında
    saklayabilseydim dalgın bakışlarımı böyle zamanlar için
    saçlarını taradığım sular,rüzgar ve karanlık
    bak adın yazılı yeşim taşından örülü duvarda!



    ibrahimm_ bunu beğendi.

 

 
Sayfa 1/3 123 SonSon

Benzer Konular

  1. Azap Şiirleri
    By Azap in forum Sitemiz'in Şairleri ve Yazarları
    Cevaplar: 53
    Son Mesaj: 27-08-2013, 05:06
  2. Karacaoğlan şiirleri
    By Farazi in forum Karacaoglan
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 18-09-2012, 20:44
  3. J. Arar şiirleri
    By SiNaN32 in forum Şairler ve Şiirleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26-02-2009, 15:30
  4. BurSa ŞiirLeRi..
    By yaSmin in forum Şiir Köşesi
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 18-12-2008, 13:21
  5. Alİ Yüce şiirleri
    By SiNaN32 in forum A
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21-11-2008, 10:36

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  

SEO by vBSEO 3.6.0 PL2